verba volant'ta gördüm www.annemvebabam.com, verba'anım çok güzel anlatmış zaten nedir ne değildir. sitede gezinirken aşağıdaki fotoğrafı gördüm. kadın ne güzel. uzun uzun baktım. çocukları da güzeldir eminim.
ayrıca üzerindeki elbise modelinin AYNISINI istiyorum yüzyıllardır ama elbiseler kıçı göstermezse satılmıyor sanırım, etrafta hiç böyle şeyler yok. fotoğrafı mahalle terzisine mi götürsem, ne yapsam?
9 Haziran 2012 Cumartesi
7 Haziran 2012 Perşembe
oooo englaaaand
yeminle bu ingiltere beni manyak yaptı. ülke hakkındaki fikirlerim devamlı git-gel halinde. bi çok seviyorum, bi bakıyorum "allam nefret ediyorum bu insanlardan" diyorum. bugün de aynı öyle oldu. anneye bal ablaya çay almak için şehre indim. otobüste chav dediğimiz white trash takımından birbirlerine oiii oiiii diye bağırıp insanları itekleyen ergenleri gördüm öfledim. chav'ları valla seviyorum aslında. kavga çıkarmadıkları ve insanları iteklemedikleri sürece, ki bu ikisini fazlaca yapıyorlar.
sonra markete gittim her şeyin öküz gibi pahalı olmasına küfrederken "hah" dedim, "bugün nefret günü bari tadını çıkarayım" tralala fak yu inglınt diye gezinirken kasada bi amca laf attı, kasadan çıkıp durup bi de 20 dakika sohbet ettik iyi mi. benim okulun ilk açıldığı zamanlarda sosyoloji okumuş, anlattı okulun neye benzediğini o zamanlarda. "ohhh 60s, those were the days" diye bitirdi konuşmasını, bi de komikti üstüne, biraz da politically incorrect, esprilerine bozulmayıp bi de güldüm diye de çok sevindi. sonra "hadi git okuluna sen artık" diye yolladı beni. eheheh diye gittim ben de. "yeaaaa valla ne güzel yer burası aslında" dedim bütün dönüş yolu boyunca, ilk geldiğimde yaptığım gibi "bu ev benimmiş" filan yaptım. eve geldim bizimkileri mutfakta gördüm, aile sıcaklığı gibi. oturduk saatlerce.
sonra kapı çaldı, bi oğlan elinde de bira belli de az sarhoş. "fotoğraf makinası olan var mı burda, grup fotoğrafı çekmeye çalışıyoruz ama telefonda çok kötü oluyor" dedi. ben de atladım "a benim var, çekerim ben sizi sonra da mail atarım size" diye. çünkü gerizekalıyım. çıktım, hakkaten bi 10-15 tip ama küçükler, belli lisans öğrrencisi hepsi, bu hafta son haftaları. duruyolar, makinayı açtım o anda pili bitti zırt diye. "ay şimdi pili bitti, bi 10 dakika takılın burda ben şarj edip hemen geleyim" dedim bi de gülerek. OHA ağzıma sıçmadıkları kaldı. "dead battery my ass", "fuck this maaaaan", "no way, laaaaame", "dude, you suck" . KÜÇÜK PİÇ KURULARI. nası tepem attıysa ağzıma geleni söyledim tirad halinde, şimdi yazmayacağım. olmayan saygınlığımı korumak istiyorum bu blogda. dude'muş. elin 18 yaşında sümüklü bok torbaları. çok sinirlendim.
yea şimdi diceksiniz böylesi de öylesi de her yerde var dünyada ne şimdi atar gider yapıyosun, ülkenin kendisine neden faturayı çıkarıyosun. benim zekam da bi yere kadar çalışabiliyor çünkü, anlayın. beynim sadece "iyi" "kötü" "komik" "bok gibi" filan gibi şeyleri kodlamış bi kere, genişletemiyorum skalayı.
bi de son bir iki haftadır şu diamond jubilee bokunu çekiyoruz. götümün kraliçesinin tahtta olmasının 60. yılı. içim dışım şu üstteki çirkin suratlar oldu haftalardır. neyse bugün etrafta hiç suratı ingiliz bayrağı boyalı sarhoş çıplak kız görmedim, sanırım bitti tantana. yihu.
sonra markete gittim her şeyin öküz gibi pahalı olmasına küfrederken "hah" dedim, "bugün nefret günü bari tadını çıkarayım" tralala fak yu inglınt diye gezinirken kasada bi amca laf attı, kasadan çıkıp durup bi de 20 dakika sohbet ettik iyi mi. benim okulun ilk açıldığı zamanlarda sosyoloji okumuş, anlattı okulun neye benzediğini o zamanlarda. "ohhh 60s, those were the days" diye bitirdi konuşmasını, bi de komikti üstüne, biraz da politically incorrect, esprilerine bozulmayıp bi de güldüm diye de çok sevindi. sonra "hadi git okuluna sen artık" diye yolladı beni. eheheh diye gittim ben de. "yeaaaa valla ne güzel yer burası aslında" dedim bütün dönüş yolu boyunca, ilk geldiğimde yaptığım gibi "bu ev benimmiş" filan yaptım. eve geldim bizimkileri mutfakta gördüm, aile sıcaklığı gibi. oturduk saatlerce.
sonra kapı çaldı, bi oğlan elinde de bira belli de az sarhoş. "fotoğraf makinası olan var mı burda, grup fotoğrafı çekmeye çalışıyoruz ama telefonda çok kötü oluyor" dedi. ben de atladım "a benim var, çekerim ben sizi sonra da mail atarım size" diye. çünkü gerizekalıyım. çıktım, hakkaten bi 10-15 tip ama küçükler, belli lisans öğrrencisi hepsi, bu hafta son haftaları. duruyolar, makinayı açtım o anda pili bitti zırt diye. "ay şimdi pili bitti, bi 10 dakika takılın burda ben şarj edip hemen geleyim" dedim bi de gülerek. OHA ağzıma sıçmadıkları kaldı. "dead battery my ass", "fuck this maaaaan", "no way, laaaaame", "dude, you suck" . KÜÇÜK PİÇ KURULARI. nası tepem attıysa ağzıma geleni söyledim tirad halinde, şimdi yazmayacağım. olmayan saygınlığımı korumak istiyorum bu blogda. dude'muş. elin 18 yaşında sümüklü bok torbaları. çok sinirlendim.
yea şimdi diceksiniz böylesi de öylesi de her yerde var dünyada ne şimdi atar gider yapıyosun, ülkenin kendisine neden faturayı çıkarıyosun. benim zekam da bi yere kadar çalışabiliyor çünkü, anlayın. beynim sadece "iyi" "kötü" "komik" "bok gibi" filan gibi şeyleri kodlamış bi kere, genişletemiyorum skalayı.
bi de son bir iki haftadır şu diamond jubilee bokunu çekiyoruz. götümün kraliçesinin tahtta olmasının 60. yılı. içim dışım şu üstteki çirkin suratlar oldu haftalardır. neyse bugün etrafta hiç suratı ingiliz bayrağı boyalı sarhoş çıplak kız görmedim, sanırım bitti tantana. yihu.
1 Haziran 2012 Cuma
asap bozukluğu
bütün bu kürtaj meselelerini ne yalan söyleyeyim bir iki gün ciddiye almadım. he he konuşuyor işte dedim. sonra baktım yasa çıkarmaktan bahsediyorlar, bir de üstüne tecavüz edilen de doğuracak diyorlar, oturdum iki gündür ağlıyorum. ablamla konuşurken ağladım, bütün arkadaşlarıma anlatırken ağladım, şimdi yazarken de ağlıyorum. bu ülke beni çok üzüyor. istiyorum ki hiç dönmeyeyim. hiçbir şeyi bu kadar istemedim.
resmimi gönderdim. ne olacaksa artık. etrafımdakilere de söyledim, onlarınkini de göndereceğim. bu meselelerin ırkı, dini, milliyeti yok.
resmimi gönderdim. ne olacaksa artık. etrafımdakilere de söyledim, onlarınkini de göndereceğim. bu meselelerin ırkı, dini, milliyeti yok.
26 Mayıs 2012 Cumartesi
birikiüç
iskandinav bi kitapta vardı kitabın kahramanı oğlan o gün gördüğü şeyleri sıralıyordu (oha kitabı tamamen unuttum yalnız, fermina daza hatırlar şimdi), ben de öyle yapayım geçen haftadan başlayarak:
1- güneş. burda hava bir anda 12'den 25'e yükseldi, kimse ne olduğunu anlamadı. devamlı güneş tepede. elimde yün çoraplarla kalakaldım. ablamın bana sevaptır diye her sene verdiği birkenstock'larını getirmişim iyi ki, hemen giydim. hava gece 10'da kararıyor, dünyamız sarsıldı biraz ama yine de mutluyum bu durumdan.
2- porsuk. hayatımda ilk defa porsuk gördüm. sırf kuyruğu kıçı filan değil hem de baya bir bütün olarak porsuk. jack'in balkonunda gebelek gibi yatıp güneşte kavrulurken, önümüzden geçti, hem de ağır ağır. ilk ben gördüm, çünkü devamlı "yaşasın hayvan görcem" diye alert halinde olduğum için kürk görür görmez zıpladım fakat hayatımda daha önce hiç görmediğim için "bişey geçiyo bişey var" diye bağırınca bi süre herkes manasız baktı bana. benim anırmamla hayvan fiti fiti kaçmaya başladı; sonra diğerleri farketti ve porsuk olduğunu söyleyip acıdılar bana. heyecanım kursağımda kaldı derdim ama kalmadı, 2 saat porsuktan bahsettim. "nası gördük ama di mi" diye diye.
3- iyi insan. alex, jack'in karşı komşusu, sevimli bi kız. AA madalyaları var 8 aydır ayık olduğu için, çılgın hayat filan. seviyoruz hepimiz. abisi ziyaretine gelmiş bu haftasonu için. iyi insan'ın sözlük karşılığı gibi bu abi. bir de komik. üstelik 38 yaşındaymış ama bir anda 20ye indi bizle beraber. herkesle tek tek ilgilendi, bira getirdi, kardeşini övdü devamlı alttan alttan, anlattığımız insanları görmemiş olmasına rağmen süper dedikodu çemberine dahil oldu. lütfen beni gelişmelerden haberdar edin dedi. hepimiz çok sevdik.
bu iyi insan bana birini hatırlattı. zaten herkese hatırlatmış. seni seviyoz fermina daza.
4- house md'nin finali. valla ne yalan söyleyeyim ömür boyu devam eder dizi diye düşünüyodum hep. uplifting bi final olucak diyodu senaristler filan, hakkaten öyle oldu. ama house'da "OHA HANANI NOLÜYO NOLDU SİMDİ OHARE" diye izlediğim finaller olduğu için buna meh demek istiyorum. ama sanırım zaten böyle bişey yapmak istemişler, neşeli biten filan. eh olmuş.
sonra hemen gece rüyamda hugh laurie gördüm tabi ki, boynuna sarılıp ağlıyodum. tam bir gerizekalıyım.
5- ağlamak demişken, bugün de şu aşağıdakini gördüm. ağladım, durduramadım. fak yu hormonlar. benim gibi bitchface'i ne hallere getiriyosunuz. (diğer tanıdığım bitchface'lere armağanımdır video)
21 Mayıs 2012 Pazartesi
ranting
merıba, bugün 3 şeyden bahsetmek istiyorum. birincisi avokado.
avokadoyla tanışmam anca 3 sene öncesine filan gidiyor, tropik mropik vıcık vıcık ne varsa nefret ettiğim için avokadoyu da öyle sanıp uzak durmuştum. yiyen bilir dünyanın en lezzetli şeyi halbuki. yağlı meyve. yatıp kalkıp yemek istiyorum kaşıklayıp. bi de pahalı tabi. o yüzden araştırayım dedim avokado ağacı nası bişey diye. normel boylarda güzel bi ağaca benziyor. baktım nası yetiştiriliyor diye; "o kadar kolay ki saksıda filan da olur" diye yazmışlar, bi sayfa okudum, yok köklerini saldır yok suda beklet. eyi dedim olur urla'daki eve diktiririm zorla. sonra en altına yazmışlar "yalnız meyve vermesi bi 7-10 sene alabilir" diye. FAK DİS ŞİT. yemin ederim üniversitelerin burslu doktora ilanları da böyle oluyo, her şeyi ballı şekerli yazıp en altına küçük puntolarla "sadece AB öğrencileri içindir" yazıyorlar. hislerim aynıydı avokado ağacını okuduğumda. hüsran.
ikincisi pasif-agresif ev arkadaşım.
kendisi kazakistan'ın geniş bozkırından geliyor. ilk tanıştığımdan beri hoşlanmadım zira kendisi eve adımını ilk attığında "ay iğrenç" diye başladı söze. antipatik ve devamlı şikayet ediyor. bi takım post-it'ler koyuyo oraya buraya, ne yazdığını da anlamıyorum amk, borat ingilizcesi. son bir kaç ayını da bize devamlı "beni bu evde kimse sevmiyor", "beni neden yemeğe çağırmıyorsunuz", "ben de sizinle oturmak istiyorum ama hep suratınızı asıyosunuz bana" diyerek geçirdi. oha manyak dedik ama yine de kızı her yemeğe çağırmaya başladık. bu sefer de hepsine hayır dedi odasına kaçtı. sonra geçen hafta sara'nın doğumgününü bizim evde yaptık, saat 2ye kadar filan oturuldu haliyle, müzik filan. akşamüstü çağırdık yine bunu, hayır dedi. sonra herşey bittiğinde navin'e gidip (hep de navin'e gidiyo yumuşak başlı diye) "sizi şikayet edicem" demiş. şimdi merakla şikayet etmesini bekliyorum, çünkü you little bitch, bunu yaptığın anda, the war is on.
yan odamda kalan ben'in kız arkadaşı oldu, eh yani gürültüler geliyor yandan, haftada bir gün. biz evcek toplaşıp kıkırdıyoruz. ama ben'i sevdiğimiz için bişey demedik hiç, kimsenin aklına da gelmedi bişey demek. e ayıp artık. ama pasif-agresif bi kere kapılarını yumruklayıp susmalarını emretti. pek değişen bişey olmadı, haftada bir olan bu ritüel devam etti. geçen gün beni kampüste yolda yakaladı miss kazak. ben'den çok rahatsız oluyorum bıkbık, dedim noldu. sesler geliyo odama dedi. önce "bi daha duyarsam odamda (kendisi ben'in bi üst odasında kalıyor) zıplıycam bütün gece rahatsız olsunlar diye" dedi sonra da "herkesin kendi kültürü, inancı var kimse benimkilere saygı duymuyor" dedi. OHA cidden dedi bunu ahah. neyse ben de "iyi de kimse senin yatağında bişey yapmıyor" dedim. "ama benim kendi kültürüm var, inancım var, ben bunu uygun bulmuyorum" dedi. "ha anladım, senin kültürüne uygun olmayan şeyleri başkasının kültürüne uygun olsa da sırf seninkine uymuyor diye yasaklayalım öyle mi diyosun?" dedim. bozulup gitti. göte bak sen. tabi bu böyle bitmedi, dün gece, ben'in kız yine geldi bu sefer gülüşmeler konuşmalar filan geliyor sadece. miss kazak eve girdiği gibi duydu kız ben'in odasında diye ve başlamaz mı gümgümgüm diye yürümeye evin içinde? merdivenleri öyle çıktı ve 2 saat filan gümgüm yürüdü odasında. çünkü 5 yaşında kızımız. çünkü hayatında başkalarıyla aynı evde yaşamamış. çünkü mal. çünkü kazak da demek istiyorum, ırkçıyım. allah türk ve türki'lerden korusun.
üçüncüsü jenna marbles.
jenna youtube fenomeni olmuş aslında ama ben yeni keşfettim. kendiyle çok barışık, özgüveni yüksek bi kız. vlog'u var işte youtube'da. bazı videolarına çok güldüm. sonundaki çirkin köpekli baby talk kısımını filan izlemezseniz kızı seviyosunuz bi süre sonra, yani ben sevdim. makyajsız sıradan bu kız makyajla acayip bişeye dönüşüyor bu arada, bundan da hep bahsediyor zaten. aynı zamanda da part-time gogo dansçısı, ilginizi daha da çeksin diye.
avokadoyla tanışmam anca 3 sene öncesine filan gidiyor, tropik mropik vıcık vıcık ne varsa nefret ettiğim için avokadoyu da öyle sanıp uzak durmuştum. yiyen bilir dünyanın en lezzetli şeyi halbuki. yağlı meyve. yatıp kalkıp yemek istiyorum kaşıklayıp. bi de pahalı tabi. o yüzden araştırayım dedim avokado ağacı nası bişey diye. normel boylarda güzel bi ağaca benziyor. baktım nası yetiştiriliyor diye; "o kadar kolay ki saksıda filan da olur" diye yazmışlar, bi sayfa okudum, yok köklerini saldır yok suda beklet. eyi dedim olur urla'daki eve diktiririm zorla. sonra en altına yazmışlar "yalnız meyve vermesi bi 7-10 sene alabilir" diye. FAK DİS ŞİT. yemin ederim üniversitelerin burslu doktora ilanları da böyle oluyo, her şeyi ballı şekerli yazıp en altına küçük puntolarla "sadece AB öğrencileri içindir" yazıyorlar. hislerim aynıydı avokado ağacını okuduğumda. hüsran.
ikincisi pasif-agresif ev arkadaşım.
kendisi kazakistan'ın geniş bozkırından geliyor. ilk tanıştığımdan beri hoşlanmadım zira kendisi eve adımını ilk attığında "ay iğrenç" diye başladı söze. antipatik ve devamlı şikayet ediyor. bi takım post-it'ler koyuyo oraya buraya, ne yazdığını da anlamıyorum amk, borat ingilizcesi. son bir kaç ayını da bize devamlı "beni bu evde kimse sevmiyor", "beni neden yemeğe çağırmıyorsunuz", "ben de sizinle oturmak istiyorum ama hep suratınızı asıyosunuz bana" diyerek geçirdi. oha manyak dedik ama yine de kızı her yemeğe çağırmaya başladık. bu sefer de hepsine hayır dedi odasına kaçtı. sonra geçen hafta sara'nın doğumgününü bizim evde yaptık, saat 2ye kadar filan oturuldu haliyle, müzik filan. akşamüstü çağırdık yine bunu, hayır dedi. sonra herşey bittiğinde navin'e gidip (hep de navin'e gidiyo yumuşak başlı diye) "sizi şikayet edicem" demiş. şimdi merakla şikayet etmesini bekliyorum, çünkü you little bitch, bunu yaptığın anda, the war is on.
yan odamda kalan ben'in kız arkadaşı oldu, eh yani gürültüler geliyor yandan, haftada bir gün. biz evcek toplaşıp kıkırdıyoruz. ama ben'i sevdiğimiz için bişey demedik hiç, kimsenin aklına da gelmedi bişey demek. e ayıp artık. ama pasif-agresif bi kere kapılarını yumruklayıp susmalarını emretti. pek değişen bişey olmadı, haftada bir olan bu ritüel devam etti. geçen gün beni kampüste yolda yakaladı miss kazak. ben'den çok rahatsız oluyorum bıkbık, dedim noldu. sesler geliyo odama dedi. önce "bi daha duyarsam odamda (kendisi ben'in bi üst odasında kalıyor) zıplıycam bütün gece rahatsız olsunlar diye" dedi sonra da "herkesin kendi kültürü, inancı var kimse benimkilere saygı duymuyor" dedi. OHA cidden dedi bunu ahah. neyse ben de "iyi de kimse senin yatağında bişey yapmıyor" dedim. "ama benim kendi kültürüm var, inancım var, ben bunu uygun bulmuyorum" dedi. "ha anladım, senin kültürüne uygun olmayan şeyleri başkasının kültürüne uygun olsa da sırf seninkine uymuyor diye yasaklayalım öyle mi diyosun?" dedim. bozulup gitti. göte bak sen. tabi bu böyle bitmedi, dün gece, ben'in kız yine geldi bu sefer gülüşmeler konuşmalar filan geliyor sadece. miss kazak eve girdiği gibi duydu kız ben'in odasında diye ve başlamaz mı gümgümgüm diye yürümeye evin içinde? merdivenleri öyle çıktı ve 2 saat filan gümgüm yürüdü odasında. çünkü 5 yaşında kızımız. çünkü hayatında başkalarıyla aynı evde yaşamamış. çünkü mal. çünkü kazak da demek istiyorum, ırkçıyım. allah türk ve türki'lerden korusun.
üçüncüsü jenna marbles.
jenna youtube fenomeni olmuş aslında ama ben yeni keşfettim. kendiyle çok barışık, özgüveni yüksek bi kız. vlog'u var işte youtube'da. bazı videolarına çok güldüm. sonundaki çirkin köpekli baby talk kısımını filan izlemezseniz kızı seviyosunuz bi süre sonra, yani ben sevdim. makyajsız sıradan bu kız makyajla acayip bişeye dönüşüyor bu arada, bundan da hep bahsediyor zaten. aynı zamanda da part-time gogo dansçısı, ilginizi daha da çeksin diye.
24 Nisan 2012 Salı
argan diye bişey varmış
türk kadınları bir sıvı bepanthen'le saç maskesi yapma çılgınlığına girmişler. zira buraya dönmeden bi kaç gün önce istanbul'a gittiğimde arkadaşım N'yle 10 eczane filan dolaştık, bütün eczacılar bıkkın bir şekilde "kalmadı" dediler. gerçi belki global bir saç trendi filandır, bilemiyorum. sonunda bi yerin deposunda mı ne bulduk aldık. yani allahtan kanser ilacı ne bileyim menenjit aşısı falan değil, yoksa kadınlardan korkulur, saça sürücem diye insanlığı yakarlar. ben o kadar entüziastik de değildim gerçi ama arkadaşım N'nin hastalığı dolayısıyla tırtır saçları dökülmeye başlamış. sıvı bepanthenli maske saç çıkarıyormuş diye iddialar var, o da iyi geldiğini söylüyor. daha doğrusu şöyle bir karışım: birer tüp sıvı bepanthen, sıvı e vitamini, sıvı bemiks'i susam yağıyla karıştırıp saç diplerine sürmek gerekiyormuş. ben bu karışımı yaptım baktım avuç içi kadar bişey var kasede, kafamın tepesine anca yeter. ben de boşalttım bi konserve hindistancevizi sütünü içine. kafama boca ettim bi güzel. (saç bakımına öküz yaklaşımlar). sonra 2-3 saat filan tutup yıkadım. güzel oldu, yumuşadı filan. tavsiye ederim çok. az saça sadece susam yağlı karışım da yeter bence, N öyle yapıyordu. ama kendi saçıma yetiremezmişim gibi geldi. oha çok heyecanlandım, ilk defa kız yazısı gibi bişey oldu.
ama şimdi dahası geliyor. argan argan diye duyduğum bişey vardı. argan yağı. yea kesin siz de duymuşsunuzdur. saça çok iyi geliyor diye. bepanthen'i depolarından çıkarttığımız eczacı kadın da bize argan yağlı şampuan alın diye söylemişti. ne olduğu konusunda bi fikrim yok, bitki midir böcek midir bilmiyorum bilsem de hayatımda ne değişecek onu da bilmiyorum. ama geçen gün 1 pound'cuya gittim şehirde bok püsür almak için. ki çok seviyorum zaten gitmeyi, terapi gibi her şey 1 pound ayrıca şehrin white trash ve illegal göçmen nüfusuyla kaynaşmak için tek adres. neyse bi baktım rafta australian bodycare diye bi markanın argan'lı şampuanı. yemin ederim daha çirkin bi şişesi olamazdı ve australian diyolar ama kesin nijerya'da şişelenmiştir diye düşündüm ama yine de aldım yea nasılsa 1 pound, çok kötüyse kendi duşu olmasına rağmen bizimkini kullanan mal oda arkadaşımın şampuanına karıştırırım diye karar verdim. OHA ben hayatımda bu kadar iyi bi şampuan kullanmamıştım. bi kere kepek mepek hiç bişey kalmadı ki bunu başarabilen bi şampuan hiç olmamıştı. ayrıca saçım müthiş yumuşadı ve evsiz kadın değil de normal insan saçı gibi görünmeye başladı. yıkandıktan sonra gözlerimden yaşlar süzüldü mutluluktan. şu anda bir kısım sri lankalı göçmen, kelebek dövmeli iskoç white trash ve benim saçlarımız çok sağlıklı görünüyor. şimdi sessizce 1 pound'cuya gidip göçmen ve trash'leri alt edip rafı boşaltma planım var. allam nolur kimse almamış olsun. küçük dünyamın büyük şampuanı.
ama şimdi dahası geliyor. argan argan diye duyduğum bişey vardı. argan yağı. yea kesin siz de duymuşsunuzdur. saça çok iyi geliyor diye. bepanthen'i depolarından çıkarttığımız eczacı kadın da bize argan yağlı şampuan alın diye söylemişti. ne olduğu konusunda bi fikrim yok, bitki midir böcek midir bilmiyorum bilsem de hayatımda ne değişecek onu da bilmiyorum. ama geçen gün 1 pound'cuya gittim şehirde bok püsür almak için. ki çok seviyorum zaten gitmeyi, terapi gibi her şey 1 pound ayrıca şehrin white trash ve illegal göçmen nüfusuyla kaynaşmak için tek adres. neyse bi baktım rafta australian bodycare diye bi markanın argan'lı şampuanı. yemin ederim daha çirkin bi şişesi olamazdı ve australian diyolar ama kesin nijerya'da şişelenmiştir diye düşündüm ama yine de aldım yea nasılsa 1 pound, çok kötüyse kendi duşu olmasına rağmen bizimkini kullanan mal oda arkadaşımın şampuanına karıştırırım diye karar verdim. OHA ben hayatımda bu kadar iyi bi şampuan kullanmamıştım. bi kere kepek mepek hiç bişey kalmadı ki bunu başarabilen bi şampuan hiç olmamıştı. ayrıca saçım müthiş yumuşadı ve evsiz kadın değil de normal insan saçı gibi görünmeye başladı. yıkandıktan sonra gözlerimden yaşlar süzüldü mutluluktan. şu anda bir kısım sri lankalı göçmen, kelebek dövmeli iskoç white trash ve benim saçlarımız çok sağlıklı görünüyor. şimdi sessizce 1 pound'cuya gidip göçmen ve trash'leri alt edip rafı boşaltma planım var. allam nolur kimse almamış olsun. küçük dünyamın büyük şampuanı.
23 Nisan 2012 Pazartesi
aint nobody got time for that
mastır'ın tez kısmına gelindi. geçen cuma ilk tez semineri vardı. 147 departman mastır öğrencisini bi salona doldurup 3 saat ağzımıza sıçtılar. "zaten şimdi aranızda tezi bitiremeyen ya da bitirse bile kalan olucak baya"yla başlayan bir 3 saatin 2 saatinin sonunda kendimi tuvalette derin derin nefes alırken buldum. çıktığımda sara önümde yürüyodu "beni bekle beni bekle" diye ayı gibi bağırmamdan sonra dönüp bana baktı sen sapsarı olmuşsun noluyo diye beni bi kenara oturttu. sonra bi şekilde o son 1 saate daha katlandım ama bu hafta yine olucak o seminer o kadar canımı sıkıyor ki. gerçekten bu okuldaki en stresli bi kaç saati geçirdim, neden olduğunu da tam anlamadım. allah belanı virsin okul.
neyse daha normel şeylere geçeyim. sara şehirde bi kızın evinin boş odasına taşındı 1 aylığına. kız king's college'dan doktoralı filan ama araştırma görevlisiyken bi kaç hafta önce işten atılmış. kronik depresif filanmış anladığım kadarıyla, duyunca üzüldüm önce. patronum bana çok kötü davrandı diye ağlıyormuş devamlı. samimi olarak üzüldüm yazık ya diye. oha banane bi daha üzülürsem nolayım, kız manyakmış meğerse. dün sara'nın evine gittik star wars izleyelim diye. hem ms. deprezyon çok seviyormuş hem de sara hiç izlememiş, hem yemek yer hem kıza arkadaş oluruz diye düşündük. bize ne halbuki. gittik önce 3 kişilik yemek yapmaya başladık, tepemize dikildi baktı gitti geldi yine gitti filan derken kız en sonunda "bu yemeğin içinde ne var, benim alerjilerim var" dedi. ben de gayet gülerek "yemekte çok şey var, senin neye alerjin var" dedim. tersledi siktirdi gitti. şimdi ayrıntılara daha çok girmeyeceğim ama bütün gecesi oflayıp puflayıp bizi tersleyerek geçirdi. o bok suratında bir gıdım insanlık yoktu allahın belası, ne nefret ettim kızdan. sara'yla star wars izlemek acayip bi deneyim oldu. zira kendisi tabi garibim 3. filmden izlemeye başladığı için milyonlarca soru sordu. yalnız normal insanlar gibi sorsa anlıycam, komando gibi sorduğu için durum hayli komikti.
-şimdi bunlar asker mi? (jedi'ları soruyor)
+yani jedi bunlar sara.
-jedi ama asker yani sonuçta.
+şövalye gibi düşün.
-o da asker
+evet asker gibi o zaman.
-anladım. peki bunların üstü kim?
+işte master jedi'lar var, anakin'in üstü onlar mesela.
-onlar da çavuş filan gibi mi oluyor?
+master oluyolar, bilmem ki (ağlamaklı)
-öyle iki tane rütbeli askerlik mi olur?
+yani aslında din gibi düşün, tapınakları filan var. biraz da ruhani bişey jedi'lık.
-bana hiç öyle gelmedi.
2 saat ara ara bu tip diyaloglar yaşandı. sinirlerim bozuldu gülmekten. meymenetsiz kız bütün bunlar olurken devamlı gözlerini devirip ofladı. baş edilecek dert değil. kaçtım zaten ben de.
bi de bu videoya sardık. neden bilmiyorum ama her izlediğimde gözümden yaş gelene kadar gülüyorum. kadının hikayeyi 40 saniyede pop soda'dan başlayarak barbeküyle bağlayıp cizıs'la bitirmesi beni çok etkiliyor. şimdi kütüphanede yangın alarmı çalsa da "OH LORD JESUS IT'S A FIRE" diye sakince bağırsak diye bekliyoruz.
neyse daha normel şeylere geçeyim. sara şehirde bi kızın evinin boş odasına taşındı 1 aylığına. kız king's college'dan doktoralı filan ama araştırma görevlisiyken bi kaç hafta önce işten atılmış. kronik depresif filanmış anladığım kadarıyla, duyunca üzüldüm önce. patronum bana çok kötü davrandı diye ağlıyormuş devamlı. samimi olarak üzüldüm yazık ya diye. oha banane bi daha üzülürsem nolayım, kız manyakmış meğerse. dün sara'nın evine gittik star wars izleyelim diye. hem ms. deprezyon çok seviyormuş hem de sara hiç izlememiş, hem yemek yer hem kıza arkadaş oluruz diye düşündük. bize ne halbuki. gittik önce 3 kişilik yemek yapmaya başladık, tepemize dikildi baktı gitti geldi yine gitti filan derken kız en sonunda "bu yemeğin içinde ne var, benim alerjilerim var" dedi. ben de gayet gülerek "yemekte çok şey var, senin neye alerjin var" dedim. tersledi siktirdi gitti. şimdi ayrıntılara daha çok girmeyeceğim ama bütün gecesi oflayıp puflayıp bizi tersleyerek geçirdi. o bok suratında bir gıdım insanlık yoktu allahın belası, ne nefret ettim kızdan. sara'yla star wars izlemek acayip bi deneyim oldu. zira kendisi tabi garibim 3. filmden izlemeye başladığı için milyonlarca soru sordu. yalnız normal insanlar gibi sorsa anlıycam, komando gibi sorduğu için durum hayli komikti.
-şimdi bunlar asker mi? (jedi'ları soruyor)
+yani jedi bunlar sara.
-jedi ama asker yani sonuçta.
+şövalye gibi düşün.
-o da asker
+evet asker gibi o zaman.
-anladım. peki bunların üstü kim?
+işte master jedi'lar var, anakin'in üstü onlar mesela.
-onlar da çavuş filan gibi mi oluyor?
+master oluyolar, bilmem ki (ağlamaklı)
-öyle iki tane rütbeli askerlik mi olur?
+yani aslında din gibi düşün, tapınakları filan var. biraz da ruhani bişey jedi'lık.
-bana hiç öyle gelmedi.
2 saat ara ara bu tip diyaloglar yaşandı. sinirlerim bozuldu gülmekten. meymenetsiz kız bütün bunlar olurken devamlı gözlerini devirip ofladı. baş edilecek dert değil. kaçtım zaten ben de.
bi de bu videoya sardık. neden bilmiyorum ama her izlediğimde gözümden yaş gelene kadar gülüyorum. kadının hikayeyi 40 saniyede pop soda'dan başlayarak barbeküyle bağlayıp cizıs'la bitirmesi beni çok etkiliyor. şimdi kütüphanede yangın alarmı çalsa da "OH LORD JESUS IT'S A FIRE" diye sakince bağırsak diye bekliyoruz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

